ARAMA MOTORU :


Google Arama
www.erimsever.com


Bilginin paylaştıkça çoğalması ve ülkemizde daha fazla "Düzgün İşler" yapılması niyeti ile...

Site Haritası



Yukarı Çık
Semazen
Afrika Dili - Güney Afrika Almanca - Almanya Arapça - Arabistan Arnavutça - Arnavutluk Azerice - Azerbaycan Baskça - İspanya Belarusça - Beyaz Rusya Bengalce - Bengal Bulgarca - Bulgaristan Çekce - Çekoslovakya Çince - Basitleştirilmiş Çince - Geleneksel Danca - Danimarka Endonezya Dili - Endonezya Ermenice - Ermenistan Eskenazi Dili - Almanya Yahudileri Estçe - Estonya Farsça - İran Filipince - Filipinler Fince - Finlandiya Fransızca - Fransa Galce - Galler Galiçyaca - Galiçya Gücerat Dili - Hindistan Gürcüce - Gürcistan Haiti Creole Dili - Haiti Hırvatça - Hırvatistan Hintçe - Hindistan Flemenkçe - Hollanda İbranice - İsrail İngilizce - Amerika, İngiltere İrlandaca - İrlanda İspanyolca - İspanya İsveçce - İsviçre İtalyanca - İtalya İzlandaca - İzlanda Japonca - Japonya Kannada (Karnataka) Katalanka - Catalan Andorran Korece - Kore Latince - Meksika Lehçe - Polonya Letonca - Letonya Litvanyaca - Litvanya Macarca - Macaristan Makedonyaca - Makedonya Malayca - Malezya Maltaca - Malta Norveççe - Norveç Portekizce - Portekiz Romence - Romanya Rusça - Rusya Sırpça - Sırbistan Slovakça - Slovakya Slovence - Slovakya Svahili - Jameyka Tamil - Hindistan Tayca - Tayland Telugu - Sri-Lanka Ukraynaca - Ukrayna Urduca - Pakistan Vietnamca - Vietnam Yidce - Rusya Yahudileri Yunanca - Yunanistan
                      .

BAŞLIKLAR :
SEÇME HİKAYELER :
      Çobanın Duası
      Kuşun Üç Öğüdü
      Papağan ve Tacir
      Hayvanların Dilini Öğrenen Adam
      Gerçek Suçlu
      Fare ile Kurbağanın Arkadaşlığı
      Mecnun ve Devesi
      Avlanmaya Çıkan Aslan, Kurt ve Tilki
      Şehirlinin Efendiliği, Köylünün Sahtekarlığı
      Mücevherle İmtihan
      Eyaz'ın Odası
      Ahırdaki Ceylan
      İhtiyarlık Hastalığı
      Acılar Sevgiyle Tatlılaşır
      Öküz Sanılan Aslan Öyküsü
      Yangın
      Dua - Ahmak
      Zıt Görüşler
      Dostun Hediyesi
      Damdaki Deve
      Ambar ve Fare
      Azrail’in Bakışı
      Hastalandığımda niçin beni sormaya gelmedin?
      Yoksul
      Aslan - Tavşan
      Lokman ve Köleler
      Kavuk Öyküsü
      Dil Bilginiyle Gemici
      Papağan Konuşturma Metodu
Mesnevi Hikaye E-Kitaplar
Diğer Mesnevi Hikaye Sayfaları
Mesnevi Hikayeleri Animasyon Videoları Çizgi Filmler
Mesnevi Hikaye Ses Dosyaları Mp3 formatında
Mesnevi Hikaye Çizgi Kitapları
Mesnevi ve Hikayeler Hakkında Araştırma ve Akademik Yazılar

Kaynaklar & Lejant

Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi (k.s.)'nin "Ben, senin anlaman, bilmen ve öğrenmen için hikayeler söylüyorum. Sen hikayedeki öze gel..." hikayelerini, farklı Türkçe kaynaklardan kısmen düzenlediğim ve/veya özetlediğim hallerini içermektedir. Muhakkak ki Aslı ŞAHANE...
Hikayelerin olabildiğince 6 ciltlik Mesnevi'deki yerlerini de yanlarında farklı bir renk ile ( Cilt No / Beyit No ) şeklinde yazmaya çalıştım.

Hz. Mevlana (k.s.) sayfasına gitmek için tıklayınız

Özlü Sözler - Hz. Mevlana (k.s.) sayfasına gitmek için tıklayınız

Hepimizin daha çok faydalanması dileklerimle.. (00)




SEÇME HİKAYELER :


ÇOBANIN DUASI - ( 2 / 1720 ) : (1')

Musa aleyhisselam, yolda giderken bir çobana rastladı.

Çoban şöyle diyordu: ”Ey Allahım! Ey Allahım! Sen neredesin? Sana kul, kurban olayım. Çarığını dikeyim. Saçlarını tarayayım, Elbiseni yıkayayım. Bitlerini kırayım. Sana süt getireyim. Elini öpeyim. Ayağını ovayım. Uykun geldiğinde yatacağın yeri süpüreyim. Ey büyük Allahım! Bütün keçilerim yoluna kurban olsun. Hey hey diye çağırıp, feryat ettiğim Rabbim benim.”

Musa aleyhisselam sordu: ”Sen bunları kimin için söylüyorsun?”

Çoban, ”Yeri göğü yaratan, Allahıma söylüyorum” dedi.

Hz. Musa, ”Sen aklını mı kaybettin? Böyle saçma sapan şeyleri nasıl söylersin? Ayakkabı, çorap gibi şeyler sana ait ihtiyaçlardır. Alemlerin Rabbi'nin bir şeye ihtiyacı olmak gibi bir sıfatı yoktur. Böyle konuşacağına, ağzına pamuk tıkayıp susman hayırlıdır” diyerek çobanı azarladı.

Çoban, ”Ey Musa! Bu azarlamanla, sen benim ağzımı diktin. Pişmanlık ateşiyle canımı yaktın” diyerek, bir ah çekti. Elbisesini yırtıp, çölün yolunu tuttu.

Biraz sonra Hz. Musa’ya vahiy geldi: ”Kulumuzu bizden ayırdın. Senin görevin, kullarımı bana yaklaştırmak mı? Yoksa ayırmak mı?”
Bu ikaz üzerine Hz. Musa, çobanın peşine düştü. Çobanı bulup müjde verdi.

”Senin için Allah izin verdi. Bildiğin gibi ibadetini yapacaksın. Gönlüne nasıl gelirse öyle söyle.”

Çoban, ”Ey Musa! Daha önce içinde bulunduğum cezbe halinden çıktım. Şimdi sözle anlatılamayacak bir hal içerisindeyim” dedi.

-----
Yaptığımız iş ve ibadetlerin Hakk’a layık olmadığını bilmeli ve itiraf etmeliyiz. Yaptığımız hamd ve senayı, çobanın sözleri gibi uygunsuz kabul etmeliyiz. Gerçekten de bizim şükrümüz ne kadar mükemmel olursa olsun, Hak Teala’ya nisbetle eksiktir, kusurludur.

KUŞUN ÜÇ ÖĞÜDÜ - ( 4 / 2245 ) : (1')

Bir zavallı kuş tuzağa düşmüş, hile ile yakalanmıştı. Kuş kendisini yakalayan avcıya,
‘Ey efendi, sen hayatında birçok defa koyun ve sığır yemişsin, pek çok kere de develer kurban etmişsindir. Sen onların etleriyle bile doymamışken benimle hiç doymazsın. Beni serbest bırakırsan sana üç öğüt veririm. Bu üç öğütten birincisini senin elinde iken, ikincisini şu çatının üzerinde, üçüncüsünü de şu ağacın üzerine konduğumda söyleyeceğim. Sen bu üç öğüdü işitmekten inan bana çok mutlu olacaksın.”

Avcı merakından kuşun teklifini kabul etti. Kuşu kafesten çıkardı ve henüz elindeyken, kuş ilk öğüdünü söyledi :
”Olmayacak sözü kim söylerse söylesin inanma.”

Öğüt hoşuna gidince devamını işitmek için avcı kuşu bıraktı. O da uçup evin çatısına kondu ve ikinci öğüdünü söyledi.
"Elinden kaçmış bir fırsat için üzülme.”

Kuş ikinci öğüdünü verdikten sonra uçup ağacın dalına kondu ve üçüncü öğüdünü söylemeden önce, ”Karnımda 10 dirhem ağırlığında çok kıymetli bir inci vardı. O inci, seni de çoluk çocuğunu da zengin ederdi. Ne yazık ki kısmetin değilmiş” dedi.

Avcı, kuşun bu söylediklerini duyunca hamile kadının doğururken bağırması gibi feryat edip bağırmaya başladı. Kuş:
”Ben sana sakın elinden kaçan bir şeye üzülme demedim mi? Mademki elinden inci gitti, ne diye dövünüp duruyorsun? Sana verdiğim öğütleri anlamadın mı? Ben sana olmayacak bir şeyi kim söylerse söylesin inanma demiştim. Benim bütün ağırlığım üç dirhem gelmez. Karnımda nasıl 10 dirhemlik inci olabilir?” Bu sözler üzerine adam biraz kendine gelir gibi oldu.

”Peki şimdi üçüncü öğüdünü söyle bakalım” dedi.

Kuş, ”Sana verdiğim iki öğüdü sanki tuttun da, benden üçüncü öğüdü istiyorsun. Uykuya dalmış bir kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum ekmekten farksızdır. Aptallık ve cahillik yırtığı yama tutmaz diyerek” uçup gitti...

PAPAĞAN VE TACİR - ( 1 / 1547 ) : (1')

Ticaretle uğraşan bir adamın güzel bir papağanı vardı. Bir gün bu tacir işi gereği Hindistan’a gitmek için yol hazırlığına başladı. Cömertliği ile tanınan bu tüccar, ailesine ve yakın arkadaşlarına tek tek ”Sana Hindistan’dan ne getireyim? Ne istersin?” diye sordu. Her biri ayrı ayrı istekte bulundu. Bu cömertve iyi kalpli tüccar onların isteklerini not alıp getireceğine dair söz verdi.
Sonra çok sevdiği papağanına yönelip ona da sordu: ”Ey güzel kuşum, sen ne istersin?” Papağan, ”Oradaki papağanları görünce, halimi onlara anlat. Papağanımın size selamı var. Sizi özlediğini ve kurtuluşu için çare bulmanız konusunda yardımcı olmanızı istiyor dersin” dedi. Sözlerine devam ederek. ”Ben gurbet ellerde özlemle ve ayrı düşmenin ıstırabıyla çırpınırken, sizlerin yeşil ormanların güzel ağaçlarının dallarında dolaşarak keyiflenmeniz uygun mudur? Dostların vefası böyle mi olur? Sizler boylu poslu güzel eşlerinizle zevk sefa içerisindesiniz. Ben ise burada hapisteyim. Yüreğim kan ağlar. Hiç olmazsa, sabahın seherinde şu garibi de hatırlayın. Dostların, dostu hatırlaması mutluluktur. Başka bir şey istemiyorum” dedi.

Tüccar, papağanın selamını ve mesajını oradaki papağanlara götürmeyi de kabul ederek yola koyuldu. Günlerce yol aldıktan sonra Hindistan’a ulaştı. Ağaçların üzerinde papağanları görünce, atını durdurarak onlara seslendi. Evde kafeste beslediği papağanının selamını ve sözlerini aktardı. Tüccar sözlerini bitirir bitirmez, oradaki papağanlardan biri birkaç kere titredi, nefesi kesilerek düşüp öldü.

Tüccar bu durumu görünce söylediğine de söyleyeceğine de pişman oldu. Kendi kendine, ”Bir canlının ölümüne sebep olarak günaha girdim. Galiba bu papağan, benim papağanımın bir yakını ya da çok candan seveniydi” diye düşündü. Hindistan’daki alışverişini bitirdikten sonra memleketine döndü.

Dostlarının istediklerini teslim etti. Papağan, tüccarın hediyeleri dağıtmasını kafesinden izliyordu.
Sahibine seslendi: ”Benim armağanım nerede? Papağan dostlarıma selamımı ulaştırdın mı? Onların haberlerini bana anlat ki, ben de dostların gibi mutlu olayım.”
Tüccar, ”Sevgili kuşum! Bana öyle bir iş yaptırdın ki, sana uyup da nasıl böyle bir cahillik yaptığıma hala yanmaktayım. Bin pişman oldum ama pişmanlık neye yarar?”

Papağan bu sözleri duyunca olanları daha çok merak etti. Sevgili kuşunun ısrarlarına dayanamayan tacir, olanları başından sonuna bir bir anlattı.

”Söylediğin yere gittim. Dostlarına selamını ve söylediklerini aktarınca içlerinden biri, senin gönderdiğin haberin üzüntüsüne dayanamamış olacak ki düşüp öldü. Bu durumu görünce çok pişman oldum ama söylemiş bulundum” dedi.

Tüccarın bu anlattıklarını dinleyen kafesteki papağan, önce titredi, sonra kaskatı kesildi. Tacir kendi güzel papağanının da aynı şekilde düşüp öldüğünü görünce, aklı başından gitti. Ağlayıp sızlanmaya, ah vah edip dövünmeye başladı.
”Ey güzeller güzeli papağanım. Hoş sesli kuşum, yoldaşım, sırdaşım. Ne oldu sana? Neden bu hale geldin?” diye feryat etti.

Ölü papağanı üzüntüyle kafesin içinden çıkınca, papağan birden canlanıp uçtu. Yüksek bir dala kondu. Tacir kuşun bu durumuna şaşırdı kaldı. Başını kaldırıp, ”Ey güzel papağanım! Ben bu işten bir şey anlamadım. Sen bu hileyi nereden öğrendin? Böyle canımı yaktın” dedi. Papağan konduğu yerden cevap verdi: ”Sevgili efendim! Hindistan’daki o kuş, yaptığı hareketle bana yol gösterdi. Selamımı alınca düşüp ölmüş gibi yapması, bana öğüttü.

”Efendim! Sen de benim gibi yap. Ölmeden önce öl. Canını, ten kafesinin esaretinden kurtar. Ruhun gerçek vatanın güzelliklerine uçsun.”

Papağan efendisine, ”Allaha ısmarladık” diyerek vatanına ve dostlarına doğru kanat çırptı...

HAYVANLARIN DİLİNİ ÖĞRENEN ADAM - ( 3 / 3266 ) : (1')

Kurtların, kuşların dilinden anlayan Musa aleyhisselama bir adam gelip yalvarır:

- Ne olur ey Allah'ın nebisi bana da hayvanların dilini öğret de ben de konuştuklarından anlayayım. Musa aleyhisselam izin vermez:
- Olmaz, der. Sen onların konuştuklarını dinlersen sabredemezsin. Arkasındaki hikmetleri düşünemezsin.

Ne var ki adam ısrar eder. Musa aleyhisselam da adama ev bekçiliği eden köpekle kümes hayvanlarının dilini öğretir.

Sevinçle evine gelen adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara köpekten şu sözleri duyar:
- Horoz kardeş, sen arpayla da buğdayla karnını doyurabilirsin. Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok aç.

Horoz şu cevabı verir:
- Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın bu ölen eşeğini getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun.

Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp pazarda satar. Kendi kendine söylenerek döner:
- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti.

Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere. Köpek sitem etmektedir horoza:
- Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya?

Horoz cevap verir:
- Ağanın eşeği öldü ölmesine de, satın alan zavallının elinde öldü. Ağa açıkgözlülük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer karnını doyurursun.

Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp satar. Dönerken de yine söylenir:
- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti. Gelip yine merakla kulak misafiri olur.

Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor:
- Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?
- Ağanın atı öldü ölmesine de, sattığı zavallının elinde öldü. Üzülme, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte.

Köpek inanmaz.
- Hadi hadi yine beni aldatıyorsun.

Horoz kesin cevap verir:
- Hayır, aldatma falan yok. Bu sefer ağanın kendisi ölecek, malına gelecek olan bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanını da bizlere dökecekler, ye yiyebildiğin kadar. Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni satın alacak biri, diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz ölür. Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür, uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar.

Bu sırada horoz söylenir:
- İnsanlar, "canıma gelecek olan malıma gelsin" diyebilselerdi de hileye başvurmasalardı. Bunda da bir hayır vardır, diye düşünselerdi. Bunu diyemiyorlar maalesef. Sonra da mallarına gelen canlarına gelince pişmanlık fayda vermiyor...

GERÇEK SUÇLU - ( 3 / 1450 ) : (1')

Davud peygamber zamanında yaşayan bir adam herkesin yanında, ”Ya Rabbi! Bana zahmetsiz bir zenginlik ver. Beni tembel yarattığın gibi, rızkımı da çalışmadan ihsan et” diye, sabahtan akşama dua ederdi.

İnsanlar, onun işsiz güçsüz haliyle zenginlik istemesine gülerek, ”Sen deli misin? Yoksa esrar mı içersin? Aklı başında olan bir kimse böyle bir talepte bulunmaz. Allah’ın peygamber olarak seçtiği, çeşitli mucizeler lutfettiği Davud (a.s) bile rızkını çalışarak elde ediyor. O bu kadar yüceliğe sahipken, zırh örüp satarak geçimini sağlıyor. Senin zahmetsiz rızık istemen hem tembellik hem de ahmaklıktır” derlerdi.

Adamın bu durumunu gökyüzüne merdivensiz tırmanmaya benzetirlerdi. Bazan da onunla alay ederek, ”Müjdeci geldi. İstediğin rızık gelmiş. Git, al getir, bize de dağıt.” O adam ise, insanların ayıplamasına, alayına aldırmadan duasına devam etti. Şehirdeki adı, boş ambarda peynir arayan adama çıkmıştı. Sonunda bir gün kuşluk vakti yine böyle dua edip dururken, bir öküz gelip evinin kapısını boynuzuyla kırıp içeri girdi.

Adam öküzü bağlayıp başını gövdesinden ayırdı. Öküzün boğazını kestikten sonra, derisini yüzmesi için kasabı çağırdı. Meğer o öküz kasabın öküzüymüş. Öküzünü tanıyan kasap, feveran etmeye başladı.
”Sen hangi hakla benim öküzümü kestin? İnsafa gel. Hemen borcunu öde” dedi.

Adam, ”Ben uzun zamandır Rabbimden zahmetsiz rızık isterdim. Rabbim duamı kabul etti. Bana, bu öküzü gönderdi. Ben de onu kestim” dedi. Öküzün sahibi, adamın kolundan tutup sürüklemeye başladı ve, ”Gel ey zalim, edepsiz adam! Aptalca bahanelerini Davud peygambere anlat. Aramızdaki meselenin çözümüne, o karar versin” dedi.

Davud’un (a.s) huzuruna giderken öküzün sahibi insanları başına toplayarak, adamı şikayet etmeye başladı.
”Ey müslümanlar! Şu adamın söylediği saçmalığa bakın. Allah rızası için söyleyin. Dua nasıl benim malımı, onun yapar? Dua ile mal, mülk sahibi olunsaydı bütün körler, dilenciler dünyanın zengini olurlardı.”
Öküzün sahibi kasabın söylediğini duyan insanlar öküzü kesen adama, ”Ya kestiğin öküzün parasını ver ya da cezasına katlan” dediler.

Bunun üzerine öküzü kesen adam, rabbine yönelerek niyazda bulundu, ”Ya rabbi! O duayı, gönlüme veren sensin. Bu adam kör dilenci diyerek bana hakaret eder. Halbuki ben kullarından değil, sadece Senden istedim. Ya rabbi, her şey senin lutfunla kolaylaşır. Ya rabbi, beni rezil etme” dedi. Büyük bir kalabalıkla birlikte, Hz. Davud’un (a.s) evine varıldı. Hz. Davud (a.s) evinden dışarı çıkarak sordu: ”Ne var, mesele nedir?”

Öküzün sahibi, ”Ey Allah’ın peygamberi! Benim öküzüm, bu adamın evine gitmiş. Bu adam da tutmuş onu kesmiş. Hakkımı istiyorum, vermiyor. Senden adalet istiyorum” dedi.
Davud peygamber o fakire, ”Sen bu adamın malına niye zarar verdin?”
Adam, ”Ey Davud! Yedi senedir gece gündüz dua ederek rabbimden helal ve zahmetsiz rızık isterim. Herkes de bunu bilir. Yine böyle dua yaparken, evime bir öküz girdi. Rızık için değil, rabbim duamı kabul etti diye düşünerek, şükür maksadıyla o öküzü kestim” dedi.
Davud peygamber, ”Bu seni haklı çıkarmaz. Bu davada şeriata uygun bir delilin varsa, onu söyle” dedi.
Bunun üzerine o fakir, tekrar Rabbine yöneldi, ağlayarak secdeye kapandı.

Hz. Davud bu işte, bir başka iş olduğunu hissetti ve, ”Bu dava hakkında hükmü hemen istemeyin. Halvete girip Rabbime yöneleceğim. Kararımı ondan sonra bildireceğim” dedi. Davacı ve halk dağılıp gitti.
Hz. Davud halvete çekildi. Rabbine yönelerek işin gerçeğini öğrenmek için, niyazda bulundu.

Ertesi gün öküzün sahibi, şikayetçi olduğu fakir ve işin sonunu merak eden kalabalık bir halk topluluğu, Hz. Davud’un huzuruna geldi.

Hz. Davud öküz sahibine, ”Bu fakiri kötülemekten ve davandan vazgeç. Öküzünü de bu müslümana helal et” dedi.

”Eyvahlar olsun! Bu nasıl hüküm? Bu nasıl adalet? Senin adaletinin şöhretine, bu karar hiç uyar mı?” diyerek isyan etti.

Bunun üzerine Hz. Davud (a.s), ”Ey inatçı gafil! Bütün malını mülkünü de bu fakire bağışlayacaksın. Yoksa sonun kötü olacak. Yaptığın kötülük ortaya çıkacak” dedi.

Bunu duyan adam başına toprak saçtı. Elbisesini yırttı. Halka kendini acındırmak için, ”Bu zulümden dağlar taşlar yarılır. Davud bile bile hakkımı yiyor, sizler de şahit olun” diyerek bağırıp çağırmaya başladı.

Hz. Davud öküzün sahibine tekrar hitap ederek, ”Öküzünü helal edeceksin. Malını mülkünü bağışlayacaksın. Çoluk çocuğun da onun kölesi ve cariyesi olacak. Bu senin son şansın, dikkat et” dedi.

Adam bu sözleri duyunca deliye döndü. Aşağı yukarı koşmaya başladı. Halk adamın gerçek durumunu bilmediği için, Hz. Davud’u kınamaya başladı.
‘Ey seçilmiş peygamber! Bu hüküm sana yakışmıyor. Apaçık zulüm işlemektesin. Bir günahsızı hiçbir suçu yokken kahrettin” dediler.

Bunun üzerine Hz. Davud (a.s), ”Dostlar! Bu adam bir katildir. Yakalayıp ellerini arkasına sıkıca bağlayın.
Bu adam, suçlu diye getirdiği bu fakirin babasının kölesiydi. Yıllar önce efendisini, ovada bulunan dalları gür büyük bir ağacın altında öldürdü. Öldürdükten sonra gördüğü korkunç bir hayal yüzünden, bıçağını kestiği efendisinin başıyla birlikte gümdü. Yürüyün oraya gidiyoruz” dedi.
Hz. Davud’un tarif ettiği ağacın altına geldiklerinde, Davud (a.s) kazılması gereken yeri işaret etti. Gösterilen yeri kazdıklarında, bir adam başı ile birlikte, bir bıçak buldular. Bıçağın sapında öküzün sahibinin ismi yazılıydı.

Adamın katil olduğu açıkça ortaya çıkınca, Hz. Davud (a.s), ”Allah’ın hilmi bu cinayeti şimdiye kadar örtmüştü. Fakat bu adam kendi eliyle günahının üzerindeki örtüyü kaldırdı. Öldürdüğü efendisinin çoluk çocuğuna ufak bir yardımda bulunmadığı gibi, bir öküzü bile çok gördü” dedi ve katile dönerek,
”Sen adalet istiyordun değil mi? Hanımın, öldürdüğün adamın cariyesi idi. O da, ondan doğan çocuklar da, mirasçının hakkıdır. Sen de köleydin. Senin de kazandığın bütün mal, mülk mirasçı olan bu fakirin hakkıdır. Senin hakkın da, efendini öldürdüğün bıçakla öldürülmendir. İşte sana şeriat, işte sana adalet..."

-----
İnsanın nefsi, öküzün sahibi katile benzer. Öküzü kesen akıldır. Hz. Davud (a.s) Hakk’ın emirlerini ve yasaklarını hatırlatan şeyhin sembolüdür. Zalim nefsi öldürmek, şeyhin yardımıyla olur. Çalışıp kazanmadan elde edilen hesapsız manevi zevk, şeyhin himmeti ile elde edilebilir. İnsan Allah dostlarının sayesinde manen zenginleşir.

FARE İLE KURBAĞANIN ARKADAŞLIĞI - ( 6 / 2633 ) : (1'-2)

Korulukta gürül gürül akan ırmağın kıyısındaki yosunlu kayalar arasında bir sabah Su Kurbağası ile Fare karşılaştı.
Selam sabahtan sonra hayli söyleştiler. Arkadaş oldular.

Ertesi gün tekrar buluştular. Gün boyu birbirlerine arkadaşlık ettiler. Birlikte yiyecek aradılar, birlikte dolaştılar. Akşam karanlığı inmeye başlayınca da yine, Fare kayanın kovuğuna, Kurbağa suyun dibine çekildi.

Sabah açılınca, Kurbağa sudan çıkarak sesleniyor, Fare kovuktan çıkarak birlikte geziyor, söyleşiyorlardı. Fare,
‘sevgili dostum’ dedi, ‘geceleri sıkılıyorum bazen, sana öyle alıştım ki’
Kurbağa, ‘ben de’ dedi, ‘ama ben suda kalmalıyım, yapabileceğimiz bir şey yok'

Fare, ‘düşündüm de’ dedi, ‘geceleyin de görüşebiliriz’
‘Nasıl?’ diye sordu Kurbağa.

Fare, ‘senin ayağına bir ip bağlayalım, diğer ucunu da ben kuyruğuma bağlarım. Gece canımız sıkıldığında, ipi oynatırız, sen sudan çıkarsın’
Kurbağa fikri parlak buldu, ‘tabi ya’ dedi, ‘şimdiye kadar niçin düşünemedik bunu’

Bir ip bularak bağladılar. Artık geceleri de görüşebiliyorlardı.

Ne var ki, Fare’yi bir zamandır izleyen Alaca Karga karanlık inip de yuvalarına çekilmeyi düşünürlerken, hızla inerek Fare’yi kaptı, havalandı.
Fare’yle birlikte havalanan Kurbağa, hayıflanıyor, kendi kendine,
‘Kendi dengi, kendi cinsinden olmayan biriyle dostluk kurarsan olacağı budur’ diyordu.

-----
Bu hikayede alaca karga ölümün sembolüdür. Su kurbağası ruhu, fare de bedeni temsil eder. Kurbağa temizdir, fare ise hoşa gitmeyen kirli bir hayvandır. Temiz bir varlığın, kirli bir varlıkla dost olması, onu felakete sürükler. Nefsini terbiye edip ruhunu yüceltmeyen, bedeninin rahatına düşkün insanlar; farenin peşine düşmüş kurbağaya benzerler

MECNUN VE DEVESİ - ( 4 / 1534 ) : (1')

Mecnun, Leyla’sının köyüne gitmek için dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldılar. Mecnun’un bütün derdi, sevgilisinin köyüne bir an önce ulaşmaktı. Dişi deve ise geride bıraktığı yavrularını düşünüyordu. Onun da tek derdi, bir an önce geriye dönüp yavrularına kavuşmaktı.

Mecnun bir an dalıp gittiğinde deve geriye döner, köye yavrularına kavuşmak için koşmaya başlardı. Mecnun kendine geldiğinde, devenin yönünü tekrar Leyla’nın köyüne doğru çevirirdi.

Bu yolculuk iki-üç gün böyle, iki ileri bir geri devam etti. Mecnun yıllardır yollardaymış gibi şaşırıp kalmıştı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, devesinden indi ve,
”Ey deve! İkimiz de aşığız, ama sevdiklerimiz farklı yerlerde. Biz birbirimizle yol arkadaşlığı yapamayız. Beraberliğimiz ikimizi de hedefe ulaştırmayacak. En doğrusu biz yollarımızı ayıralım” dedi ve deveyi serbest bıraktı.

-----
Bu hikayede Mecnun insan ruhunu temsil eder. Ruh rabbine aşık olduğundan ona doğru gitmek ister. Fakat nefis devesi, maddi arzularının peşinden koşarak ona devamlı engel olur.

AVLANMAYA ÇIKAN ASLAN, KURT VE TİLKİ - ( 1 / 3013 ) : (1')

Bir gün, arslan kurt ve tilki avlanmak için dağa çıkarlar. Avlanırken geniş arazide daha çok av yakalamak için birbirlerine yardım etmek için aralarında sözleşirler.
Aslanın kurt ve tilkiyle arkadaşlık yapmak zoruna gitse de, yoldaşlığını ikram ve lutuf olarak görür.

İşleri rast gider. Bir yaban öküzü, bir dağ keçisi, bir de tavşan avlarlar. Avlarını kanlar içerisinde sürükleyerek ağaçlık bir su başına getirirler. İyice yorulmuşlar ve acıkmışlardır. Özellikle kurtla tilkinin, ağzının suyu akmaya başlar, paylarını bir an önce almanın hırsı içerisindedirler.
Ormanlar padişahının, bu avları adaletle paylaştırmasını beklerler.

Aslan, kurtla tilkinin açgözlülüklerini farkeder fakat sesini çıkarmaz. Yüzlerine gülerken, kendi kendine, ”Dağıtacağım paya, adaletime güvenmeyene ben ne yapacağımı bilirim” diye düşünür.

Aslan, ”Ey tecrübeli ve ihtiyar kurt, avladığımız hayvanları aramızda adaletli bir şekilde paylaştır. İyi bir adalet ortaya koy, vekilim sensin.”
Kurt, ”Padişahım! Sizin büyüklüğünüze, iri ve büyük olan bu yaban öküzü yakışır. Çevikliğinize ve semizliğinize uygun düşer. Keçi, orta boyda ve irilikte, o da bana uygun düşer. En küçüğümüz tilki olduğuna göre, avımızın en küçük parçası olan tavşan da onun hakkıdır” der.

Aslan bu paylaştırma karşısında kızıp kükrer, ”Ey kurt! Nasıl paylaştırdığını pek anlayamadım. Ey kendini bilmez eşek! Yaklaş ve karşıma geç de bir daha söyle” der. Yanına yaklaşınca bir pençe vurarak kurdu parçalar.
Aslan tilkiye: ”Ey tilki! Şimdi bu avları adaletli bir şekilde sen paylaştır bakalım.

”Tilki önce aslanın önünde saygıyla eğilir, yer öper sonra,
”Bu semiz yaban öküzü, efendimizin kuşluk yemeğidir, güne bunu yiyerek başlarsınız. Şu keçi de aziz padişahımıza, öğle yemeği için güzel bir yahni olur. Lutuf ve kerem sahibi sultanımızın akşam yemeğindeki çerezi de tavşan olsun” der.

Aslan, ”Ey tilki, adaletin ışığını sen yaktın. Tam hakça paylaştırdın. Söyle bakalım, bu taksimi kimden öğrendin?”

Tilki kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kurnazca gülerek, ”Kurdun başına gelenlerden efendim, kurdun başına gelenlerden” der.

Aslan, ”Alçak kurdun başına gelenlerden ibret alıp hikmetle davrandığın için, bütün avları sana bağışlıyorum” diyerek tilkiyi ödüllendirir.

Paylaştırma işi önce kendisine verilmiş olsaydı, kurdun akıbetine uğrayacak olan tilki, avların taksimini kurttan sonra yapmış olmaktan dolayı yüzlerce kere şükreder.

-----
Bizler de, dünyaya sonradan geldiğimiz için şükredelim. Geçmiş nesillerin helak olma sebeplerinden ibret alıp tilki gibi kendimizi koruyalım.
”Yeryüzünde gezin, dolaşın, peygamberlerini yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün” (Al-i İmran 3/37).


ŞEHİRLİNİN EFENDİLİĞİ, KÖYLÜNÜN SAHTEKARLIĞI - ( 3 / 235 ) : (1')

Geçmiş zamanlarda bir şehirli ile bir köylü arkadaş olmuştu. Köylü şehire geldiğinde, şehirli arkadaşının evine giderek yerleşir, iki üç ay kalır, dükkanından ve sofrasından ayrılmazdı. Köyüne dönerken, bütün ihtiyaçlarını karşılıksız olarak şehirli dostu karşılardı. Köylü, her şehire gelişinde, şehirli dostunu köye davet eder ve,
"Sevgili efendim! Sen hiç gezmeye çıkmaz mısın? Köyümüze gelip, ne zaman misafirimiz olacaksın? Allah aşkına, bütün çocuklarını da getir. Mevsim bahar, her tarafta güller açmış, çayır çimen yeşillenmiştir. Yeni açılmış çiçeklerle, gözlerini dinlendir. İstersen yazın meyve zamanı gel. Her çeşit meyveyi ve sebzeyi taze taze ikram edeyim, sana hizmet edeyim. Beni mutlu etmiş olursun" derdi.

Şehirli köylünün bu ısrarlı davetinden kurtulmak için, her seferinde "geleceğim" diyerek başından savardı. Bugün, yarın derken, aradan sekiz yıl geçti.
Köylü her yıl gelir, aynı ikramlarla ağırlanır, giderken de,
"Efendim, ne zaman geleceksiniz? Yine kış geldi çattı" diyerek davetini tekrar ederdi.

Şehirli dostu her seferinde bir bahane bularak,
"Bu yıl, filan yerden misafirlerim geldi. Gelecek yıl önemli işlerimden yakamı kurtarabilirsem, köyünüze gelmek istiyorum" derdi. Bunu duyan köylü, üzülür, adeta yalvararak, "Ey kerem sahibi dostum! Çoluk çocuğum sizi hasretle bekliyor. Ziyaretinizi daha fazla ertelemeyin" diyerek, beklentisini tekrar ederdi.

Köylü, her yıl leylek gibi gelip şehirli dostunun damına konmaya devam etti. Ev sahibi de, her sene parasından ve malından cömertçe harcayarak, sabah akşam sofralar kurup, yedirip içirdi. Misafirine kol kanat gerdi.

Köylü, son ziyaretinde üç ay kaldı. Gördüğü misafirperverlikten utanarak,
"Ne zaman sözünde durup hanemizi şereflendireceksin? Beni aldatıyorsun" dedi. Şehirli,
"Canım, ben de sana gelmek istiyorum. Elimden bir şey gelmiyor. İlahi takdir neyse, o oluyor. İnsan yelkenli gemiye benzer. Rüzgarı veren Allah'ın, gemiyi ne tarafa sürükleyeceği belli olmuyor" dedi.

Köylü şehirlinin elini tutarak, "Allah için olsun" diyerek, üç kere yemin ettikten sonra, "Ey kerem sahibi dostum! Çocuklarını al, gel de ikramımı gör" dedi.
Her sene, köylünün bu ısrarlarına şahit olan hanımı ve çocukları,
"Baba! Ay, bulut gölge de yolculuk yapar. Köylü dostumuza bu kadar hakkın geçti. Onun için birçok zahmete katlandın. Masrafa girdin. Sıkıntı çektin. O da bizi misafir ederek, hakkını ödemek istiyor. Bize de, 'Babanızı kandırın da köye getirin' diye, gizlice ricada bulundu" dediler.

Şehirli, çocuklarına, "Söyledikleriniz doğru. Fakat, iyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakın' diye bir atasözü var. Ben dostluğumuzun bozulmasından korkarım. Dostluk, son nefesin tohumudur. ahiret günü içindir. Allah rızası içindir" dedi.
Çocuklar, "Baba! Bizim de gezip oynamaya ihtiyacımız var. Haydi bizi kırma" dediler.

Bunun üzerine şehirli köye gitmeye karar verdi. Hazırlıklar tamamlandı. Götürülmesi gereken eşyalar hayvanlarına yüklenip yola çıkıldı. Çocuklar sevinerek arabanın önünde koşuyor, köyde meyveler yiyeceğiz diye seviniyorlardı.
Gidecekleri köyün yolunu bilmediklerinden, bir ay boyunca köyden köye dolaşıp durdular. Gündüz güneşten yüzleri yandı, gece ise ay ile yol bulmayı öğrendiler. Karada yaşayan kuşun, suda eziyet çektiği gibi sıkıntı çektiler.
Sonunda kendileri aç ve yorgun, hayvanları yemsiz ve otsuz, davet edildikleri köye ulaştılar. Nasilsa köylü dostları, binbir ikramla onlara çektiklerini unutturacak, hizmetlerinde kusur göstermeyecekti.
Dostlarının evini sorup buldular. Kapısını çaldılar. Fakat kapıyı açan olmadı.

Şehirli bu kabalıktan çok üzüldü. Onca yol gelmişlerdi. Açlıktan ve yorgunluktan kıpırdayacak halleri kalmamıştı. Gecenin ayazında, gündüzün güneşinde, beş gece kapının önünde kaldılar.
Şehirli evine girip çıkan köylüye selam verdi, davet edip durduğu şehirli dostu olduğunu hatırlattı.

Köylü, "Olabilir. Belki doğru söylüyorsun! Sen nasıl bir adamsın? İyi misin? Kötü müsün? Eve almam doğru mudur? Bilemiyorum" diyerek umursamaz davrandı.

Şehirli, "Yıllardır, aylarca gelip evimde kaldın. Kaç kere soframda tıka basa karnını doyurdun. Her sene, bütün ihtiyaçlarını temin ettim. Sayısız iyiliğim oldu. Bana, nasıl böyle davranırsın? İnsan biraz utanır" dedi.

Köylü, "Ben seni tanımam, ne adını bilirim ne de yerini. Hem ben, dün ne yediğimi hatırlamayacak kadar, gönlüm hayret makamında. Kalbimde Allah'tan başka bir şey yok" dedi.

Beşinci gece bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Yağmurun tesiriyle şehirli, "Ev sahibini çağırın" diye köylünün kapısını yumruklamaya başladı.
Yüzlerce ısrardan sonra kapıyı açan köylü, "Ne var? Ne istiyorsun?" diye sordu.
Şehirli, "Bak, bugüne kadar sana yaptığım iyilikler helal olsun. Kanımı döksen bile helal olsun. Yeter ki şu yağmurda başımızı sokacak bir yer göster. Allah için sevap kazan" dedi.
Köylü, "Şurada, içinde bahçıvanın kurt beklediği bir kulübem var. Bahçıvanın görevini sen üstlenirsen, çocuklarınla orada kalabilirsin. Yoksa dilediğin yere git" dedi.

Çaresiz kalan şehirli, bu teklifi kabul etti. Ailesiyle o daracık kulübeye sığındı. Gecenin karanlığında, yağan yağmurdan perişan olmuşlardı. Bütün gece hepsi, "Allahım, bu bize layık, bu durumu biz hak ettik. Alçaklarla dost olanlara, insanlıktan uzak olanlara, iyilik yapanın sonu böyle olur" diye birbirlerine dert yandılar.

Şehirli eline ok ve yayı alıp kurt beklemeye başladı. Eğer kurt gelir de bir zarar verirse, köylünün, sakalını yolacağından korkuyordu. Gözlerini dört açıp etrafı kolluyordu.
Gece yarısı, karanlığın içinde bir kıpırtı duydu. Kurda benzeyen bir karaltı gördü. Yayını gerip okunu fırlatarak karaltıya attı. Hayvan vurulup yere düşürken yellendi.

Yellenme sesini duyan köylü, yatağından fırlayıp geldi. "İşe yaramaz adam! Eşeğimin sıpasını vurdun" dedi.
Şehirli; "Hayır, o dev gibi bir kurt" dedi.
Köylü, "Ben sıpamı, yellenmesinden tanırım. Bu bilginin doğruluğu, suyu şaraptan ayırt etmem kadar kesindir" dedi.
Şehirli, "Gecenin karanlığı ve yağmur seni aldatmasın" dedi.
"Yok kardeşim. Ben, sıpamın yellenmesini yirmi yellenme arasından seçerim" deyince, şehirlinin kan beynine sıçradı. Fırlayıp köylünün yakasını yakaladı.
"Ey sahtekar ahmak! Bu karanlıkta sıpanın yellenmesini tanıyorsun da on yıllık dostun olan beni nasıl tanımazsın? Sersem herif."

MÜCEVHERLE İMTİHAN - ( 5 / 4035 ) : (1')

Gazneli Sultan Mahmud, bütün devlet adamlarının hazır olduğu bir sırada, divan toplantısının yapıldığı salona geldi. Cebinden bir mücevher çıkardı. Vezirinin avucuna koydu ve, ”Bu nasıl bir mücevherdir? Değeri nedir?” diye sordu.
Vezir, ”Yüz eşek yükü altın eder” dedi.
Sultan, ”Mücevheri kır, iyice döv” deyince vezir,
”Sultanım! Bu mücevheri ben nasıl kırarım? Ben sizin malınızın iyiliğini isterim. Böyle paha biçilmez bir mücevheri kaybetmeye gönlüm razı olmaz” dedi.
Sultan Mahmud, vezirin bu tutumunu takdir eder göründü. Ona bir elbise hediye etti.

Bir müddet devletin başka işlerinden konuştuktan sonra, sultan vezirden aldığı mücevheri sarayın perdecisine vererek ona sordu: ”Bunu biri satın almak istese değeri nedir?”
Perdeci, ”Bu mücevher, ülkenin yarısı ile eş değerde. Allah ülkemizi tehlikelerden korusun” deyince, sultan, ”Bu mücevheri kır, parçala” diye emir verdi. Perdeci,
”Ey kılıcı güneş gibi parlayan sultanım! Kırıp parçalarsak bu mücevhere çok yazık olur. Buna benim elim varmaz. Çünkü böyle bir şey, padişahımın hazinesine düşmanlık demektir” dedi.
Sultan, perdecinin bu cevabını da beğenmiş göründü. Ona da bir elbise verdi. Maaşını artırdı. Aklını ve anlayışını öven sözler söyledi.

Biraz sonra mücevheri bir emirin eline verdi. O da ötekilerle aynı şeyleri söyledi.

Padişah mücevheri kime verdiyse, hepsi mücevherinin paha biçilmez değerinden bahsedip mücevheri tekrar padişaha geri verdi. Sultan hepsine ihsanlarda bulundu.

Sultan birçok adamını denedikten sonra sadık kölesi Eyaz’a, ”Parlaklığı ve güzelliği eşsiz olan, bu mücevherin değerini bir de sen söyle” dedi. Eyaz, ”Sultanım, bu mücevherin değeri benim söyleyeceklerimden fazladır” dedi. Sultan, Öyleyse şu mücevheri kır, parçala, toz et” dedi.

Eyaz hiç tereddüt göstermeden pırıl pırıl parlayan mücevheri, parçalayıp tuz buz haline getirdi.
Mücevher kırılınca beylerden yüzlerce feryat ve figan koptu. Bu ne korkusuzluk, Tanrı hakkı için bu nurlu mücevheri kıran kafirdir dediler. Diğer beyler Eyaz'ı ayıplayıp kınarken Eyaz:

”Ey benim büyüklerim! Padişahın buyruğu mu daha değerli, bu mücevher mi? Mücevherin güzelliği ve değeri gözünüzü kamaştırdı, Sultanı göremediniz. Ben gözümü sultanımdan ayırmam. Müşrik gibi taşa yüz tutmam. Ne kadar değerli olursa olsun, bir taşı onun sevgisine ortak etmem” dedi.

Az sonra padişah, kubbeleri çınlatan sesiyle ihtiyar cellada emrini bildirdi: ”Bu aşağılık kişileri huzurumdan uzaklaştır. Bunlar bulundukları makama layık değiller. Bir taş parçası uğruna buyruğumu çiğneyenler, bulundukları makama layık olamazlar.”
Sultanın buyruğu üzerine, Eyaz tahtın önüne koştu. El etek öperek beylerin affını diledi. Sultan, Eyaz’ın hatırı için suçluları bağışladı.

EYAZ'IN ODASI - ( 5 / 3251 ) : (2')

Gazneli Sultan Mahmud'un Eyaz isminde sadakati ve güzelliğiyle meşhur bir kölesi vardı.
Padişahın ona olan yakınlığını ve güvenini kıskanan düşmanları şikayette bulundular:
"Eyaz'ın sarayda kilitli bir odası var. Altın dolu küplerini, gümüşlerini, bütün biriktirdiklerini orada saklıyor."

Böyle bir şeye ihtimal vermemesine rağmen, padişah da odada ne olduğunu merak etti. Bunu söyleyen beylerden birine, "Bu gece yarısı git, kapıyı aç, odaya gir. Ne bulursan yağma et. Gizlediği her neyse, herkese açıkla" dedi.

O bey, gece yarısı güvenilir otuz kişi ile birlikte meşaleler yakarak, odanın kapısına vardı. Kapıyı hırsla kırarak içeri daldılar.
İçeri girenler sağa sola bakındılar. Yırtık pırtık bir çarık ile eski posttan başka bir şey göremediler. Hazineyi gizlemek için bunları buraya koymuş, altınları yere gömmüştür dediler. Kazma, kürekle odanın her tarafını kazdılar. Tavanı, döşemeyi kaldırdılar. Sonunda bir şey bulamadılar. Söylediklerinden ve yaptıklarından utanarak padişahın huzuruna çıktılar.

Padişah gerçek düşüncesini gizleyerek, "Hani? Söylediğiniz altınlar nerede? Elleriniz bomboş" dedi.
Arama vazifesi verilen bey ve adamları utanç ve pişmanlık içerisinde padişahın önünde yere kapanarak,
"Ey padişahımız! Kanımızı döksen helaldir, bağışlarsan ihsanındır" diyerek özür dilediler.

Padişah, Eyaz'a bu odadaki hali sorunca, Eyaz :
"Saraya geldiğimde, üzerimden çıkardığım çarığım ile postumu bu odaya asmıştım. Her gün bu odaya uğrar, köyümde giydiğim çarık ve postuma bakarak "Geldiğin yeri unutup gurura kapılma. İşte çarığın, işte postun diyordum" diye anlattı.

Sultan'da kendisini affetmeleri için beylerine "Bana yalvarıp yakarmayı bırakın. Sizin hükmünüzü Eyaz verecek, gidin ona yalvarın" dedi.

Eyaz, "Padişahım, güneş varken, yıldızın hükmü olmaz. Ferman sultanımızındır. Ben çarık ve posttan vazgeçebilseydim, bunlar hasetle davranmayacaklardı. Kapıyı kilitlemeseydim, zanna düşmeyeceklerdi" diyerek kusuru kendi nefsinde gördü.
Sultan Mahmud, Eyaz'ın şefaatiyle, bey ve adamlarını bağışladı.

-----
Varlık duygusu, makam hırsı insana sarhoşluk verir. Aklı baştan uçurur, utanmayı gönülden çıkarır. Varlık duygusunun ve makam hırsının kılavuzu şeytandır. Çünkü, "Adem benden üstün olamaz" diyerek, makam tuzağında ilk avlanan odur. Eyaz'ın gurura düşmemek için, çarığından ve postundan ibret aldığı gibi insan da topraktan yaratıldığını unutmamalıdır.

AHIRDAKİ CEYLAN - ( 5 / 832 ) : (2')

Bir avcı yakaladığı nazlı ceylan yavrusunu, bahçesindeki öküzlerle, eşeklerle dolu ahıra kapattı. Ceylan ürkek ürkek oradan oraya kaçıp durdu.

Gece yarısı ahıra gelen avcı, yemlikleri samanla doldurup gitti. Öküzler, eşekler önlerine dökülen samanı şeker gibi yediler. Ceylan onların çıkardığı tozdan dumandan rahatsız oldu.

Yüzünü sağa sola çevirdi. Karınları doyan eşekler, ceylanla dalga geçmeye başladılar. Eşeğin biri, ”Ceylanlarda padişah ve beylerin huyu vardır. Susun lütfen, ceylanı rahatsız etmeyin.”

Bir başka eşek, ceylanın ürkerek dolaşmasına takılarak, ”Söyleyin ona, bu naziklikle bizim ahırda değil, gitsin padişahın tahtında otursun” dedi.

Eşeğin biri de samanı yemiş yemiş, ekşimiş midesiyle genire genire ceylanı da saman yemeye çağırdı. Ceylan başını çevirdi. ”Ey eşek! Benim iştahım yok, sen yemene devam et” dedi. Eşek, ”Evet, halini görüyorum. Çok nazlanıyorsun ya da utanıp çekiniyorsun.”

Ceylan, ”Sen saman yersin, ondan fayda görürsün. Ben çayırların, çimenlerin dostuyum. Bağlarda, bahçelerde beslenir, suyumu duru su kaynaklarından içerim. Kaderim beni bir azaba uğrattı. Başıma bir bela geldi diye hiç güzel huyumu değişitirir miyim? Sünbülü, laleyi, reyhanı bile binbir nazla yiyen birine, nasıl olur da saman teklif edersin?” dedi.

Eşek, bana masal anlatma dercesine, ”Anlat, anlat! Gurbet ellerde böyle boş sözler çok söylenir” diyerek nazlı ceylanı iyice üzdü. Ceylan, ”Göbeğimin misk kokusu benim şahidimdir. Sizde bu kokuyu alacak burun nerede? Birbirinin pisliğini koklamaktan başka koku bilmeyen sizlere, misk kokusu zaten haramdır” dedi.

-----
”Dünyada nefsinin esiri, şehvetperest ve dünyalık toplamaktan başka gayesi olmayan insanların arasında kalan halis kulun durumu, ahırda öküzlerle, eşeklerle kalan ceylanın durumu ile aynıdır.
Bir insanı, onun zıddı olan biri ile bir arada bırakırsanız, onu ölüm azabına uğratmış olursunuz.


İHTİYARLIK HASTALIĞI - ( 2 / 3088 ) : (2')

İhtiyarın biri doktora, ”Aklım dağınık, düşüncelerim perişan” diye şikayette bulundu.

Doktor, ”Aklının dağınıklığı, perişanlığın ihtiyarlıktandır” dedi.

Hasta ihtiyar,”Sırtım da şiddetli ağrıyor” diye sızlandı.

Doktor, ‘İhtiyarlık vücudunu zayıflatmış” dedi.

Hasta ihtiyar,”Ne yersem yiyeyim dokunuyor, hazmetmekte zorlanıyorum” diye şikayete devam etti.

Doktor, ”Midenin görevini yapmaması da ihtiyarlıktandır” dedi.

Hasta ihtiyar, ”Nefes alırken zorlanıyorum, nefes darlığı çekiyorum” deyince.

Doktor, ”Doğrudur. İnsan ihtiyarlayınca her türlü hastalık başına gelir. Nefesinin darlanması da yaşlılıktandır” dedi. İhtiyar hasta bunun üzerine sinirlenerek söylenmeye başladı:

”Ey ahmak! Bütün söyleyeceğin bu mu? Derdi veren Allah’ın, dermanı da verdiğini duymadın mı? Senin aklın gibi, doktorluk bilgin de az. İhtiyarlık deyip tutturdun gidiyorsun. Doktor olurken, sen sadece bu sözü mü öğrendin?”

Doktor gülerek cevap verdi:
”Ey altmış yaşını aşmış dostum! Bu kızgınlığın, öfken de ihtiyarlıktandır.”

-----
Mevlana bu hikayenin devamındaki beyitlerde ilahi aşkı elde edenlerin, yaşlılığının başka türlü olduğunu beyan ediyor. Allah aşkıyla sarhoş olan kişi, görünüşte ihtiyardır. İç dünyasında ise bir çocuk gibi tertemiz manevi yaşayış vardır.

ACILAR SEVGİYLE TATLILAŞIR - ( 2 / 1510 ) : (2')

Lokman, işinde becerikli, sadık ve sevilen bir köleydi. Efendisi ona oğullarından daha çok güvenirdi. Çünkü o, görünüşte köleydi ama nefsinin efendisiydi. Efendisi, ondaki bu olgunluğun farkındaydı.

Lokman’ı azat etmek için uygun bir fırsat kolluyordu. Efendinin önüne yemek geldiğinde, Lokman’ı çağırır, önce onun yemesini isterdi. Onup yiyip içtiklerini zevkle yer, yemediklerine elini sürmezdi.

Bir gün, efendiye bir kavun hediye getirdiler. Her zaman olduğu gibi Lokman’ı çağırttı.
Kavundan bir dilim kesip Lokman’a uzattı. Lokman, ikram edilen kavunu iştahla yedi.
Efendi bir dilim daha verdi. Lokman, aynı şekilde onu da yiyip bitirdi. Efendi Lokman’ın kavunu iştahla yediğini görünce, çok sevdiğini düşünerek, bir dilim kalasıya kadar hepsini ikram etti.

Son kalan dilimi ağzına götürüp bir lokma alınca, kavunun tadının zehir gibi olduğunu farketti.
Kavunun acılığından gözünden ateş çıktı, boğazı yandı, dili kabardı.
Ağzındaki acılık gittikten sonra, Lokman’a, ”Böyle acı kavunu nasıl iştahla yedin?” diye sordu.

Lokman, ”Efendim! Bugüne kadar sizin birçok güzel ikramınıza nail oldum. Acı olduğunu bilmeyerek verdiğiniz bu ikramı, geri çevirmekten utandım. Ayrıca size olan sevgim, kavunun acılığını bana hissettirmedi.”

-----
Acılar, sevgiyle tatlılaşır. Bulanmışlar, sevgiyle durulur. Dertler, sevgiyle devasını bulur. Sevgi, Şahı sana köle yapar.

ÖKÜZ SANILAN ASLANIN ÖYKÜSÜ - ( 2 / 503 ) : (2')

Adamın biri öküzünü ahıra bağladı. Bir aslan gelip öküzü yedi ve sonra onun yerine geçti.

Gece adam ahıra gelince öküzünü aradı. Karanlıkta aslanı seçemedi ve öküz diye onun yanına gitti. Onu öküz zannedip eliyle onu dokundu ve böğrünü yoklamaya başladı.

Aslan kendi kendine,

‘Eğer gündüz gözüyle görseydi, korkudan ölürdü. Beni öküzü zannediyor, onun için bu kadar rahat’ dedi.

YANGIN - ( 1 / 3707 ) : (2')

Hiç kimsenin başa çıkamadığı bir yangın çıkmıştı.
Evlerden kuş yuvalarına kadar herşeyi kül ediyordu. Şehrin yarısı yandı. Su dökdükçe alevler büyüyordu sanki.

Halk koşa koşa Ömer’den yardım istemeye koştu.

Ömer dedi ki, ‘bu yangın sizin cimriliğinizin bir alevidir. Su ile değil, cimriliği bırakıp da ekmek dağıtarak söner bu yangın.’

Halk itiraz etti, ‘bizim elimiz zaten açıktır!’

Ömer bunun üzerine,
‘Siz adet olduğu için cömertlik yapıyorsunuz. Geleneğe göreneğe uydunuz da elinizi açtınız. Allah için değil. Cömertliğiniz sadece övünmek ve yaptıklarınızı anlatmak için’ diye cevap verdi.

DUA - AHMAK - ( 3 / 2570 ) : (2')

Bir gün Hz. İsa, arkasından vahşi bir aslan kovalıyormuş gibi, dağa doğru bütün gücüyle koşmaktadır. Adamın biri de peşinde koşarak kendisine yetişir. Neden böyle kaçtığını sorar.

Hz. İsa acelesinden, adamın sorusuna cevap veremez.
Adam bir müddet daha arkasından koştuktan sonra, ”Allah rızası için biraz dur da neden böyle kaçtığını söyle. Çünkü arkanda ne bir düşman nede vahşi bir hayvan var” dedi.

Hz. İsa, ”Beni oyalama, yürü işine git. Ben bir ahmaktan kaçıp kurtulmak için böyle koşuyorum” der.

Adam hayretler içinde,
”Ey İsa! Allah'ın izniyle körlerin gözlerini, sağırların kulaklarını açan, ölüyü dirilten, topraktan kuşlar yapıp dirilten sen değil misin?” diye sorar.

Hz. İsa, ”Evet” diye cevap verir.

Adam bütün merakıyla, ”Peki, öyleyse neden böyle kaçıyorsun? Bunca mucize sana gelmişken neden korkuyorsun?” diye sorunca;

Hz. İsa: ”Allah'ın bana öğrettiği ism-i azam'ı ile bile ahmağın gönlüne dua ettim, bir faydası olmadı. O ahmak bir kaya parçası, bir mermer kesildi. Ahmaklık huyundan vazgeçmedi. Onun için kaçıyorum” der.

Soruyu soran adam, ”Bu büyük duaların bile ahmağa tesir etmemesinin hikmeti nedir?” deyince,

Hz. İsa, ”Ahmaklık Allah’ın bir kahrıdır. Hastalık, körlük sağırlık bir beladır, kahır değildir. Hastalığa, belaya uğramış kimseye acınır. Ahmak olan ise başkasına acı verir incitir” der.

-----
İsa’nın kaçışı korkudan değildi. O zaten emindi, fakat bize öğretmek için kaçmıştı.
Hz. İsa’nın kaçtığı gibi, ahmaktan kaçmak gerekir. Ahmağın sohbeti zarardır. Havanın suyu çekip buharlaştırdığı gibi, ahmak da insanın ruhi özelliklerini kaybettirir, manen yoksullaştırıp gönlünü taşa çevirir.


ZIT GÖRÜŞLER - ( 1 / 2365 ) : (2')

Bir gün Ebu Cehil, Peygamber’i gördü ve, ‘Haşimoğullarından bir çirkin belirdi’ dedi.

‘Haddini aştın, fakat doğru söz söyledin’ dedi Peygamber.

Sonra Ebu Bekir, Peygamber’e, ‘Sen bir güneşsin, parla ve dünyayı aydınlat.’

Peygamber ona da, ‘Doğru söyledin ey Ebu Bekir’ dedi.

Tanık olanlar bunun nedenini sordular...

Peygamber: ‘Ben bir aynayım, kim bakarsa bende kendini görür’ diye cevap verdi.

DOSTUN HEDİYESİ - ( 1 / 3157 ) : (2')

Bir gün Yusuf Peygamber’i merhameti yüksek bir çocukluk arkadaşı ziyarete geldi. Yusuf’a kardeşlerinin yaptıklarını, onların kıskançlıklarını hatırlattı. Bunun üzerine Yusuf,

‘o kıskançlık bir zincirdi, biz ise aslandık. Zincire vurulmak aslanı utandırmaz’ dedi.

Dostu ona kuyudaki halini sordu. Yusuf,

‘Ay görünmez olduğunda nasıl olursa, ben de kuyuda öyledim. Ay görünmez olur, sonra tekrar çıkar gökyüzünde. Buğdayı toprağın altına atarlar, sonra onu başak olarak biçerler. Sonra değirmende öğütürler ama bu kez ekmek olur, cana can katar.’

Yusuf yaşadıklarını anlattıktan sonra dostuna dönüp,
‘Söyle, bana nasıl bir hediye getirdin? Dost ziyaretine eli boş gidilmez!’ diye sordu.
Allah mahşer günü kullarının ne hediye getirdiklerini bilmek ister. 'Yoksa buraya dönmeyi beklemiyor muydunuz?’ diye sorar.

Dostu dedi ki Yusuf’a,
‘sana getirmek için düşündüklerimin hiç birisini sana layık bulmadım.
Senin güzelliğin benzeri yoktur. O yüzden sana bir ayna getirip hediye etmeyi uygun buldum.’

Aynasını sundu. Varlığın aynası yokluktur.

DAMDAKİ DEVE - ( 4 / 830 ) : (2')

İbrahim Edhem Belh şehrinin padişahıydı. Bir gece sedire uzanmış dinleniyordu. Sarayının damında bir takım ses ve gürültüler duydu. Sanki birileri damda gezmekteydi.

"Kim böyle bir şeye cesaret edebilir?" diyerek pencereden yukarıya seslendi:

"Kim var orada? Sarayın damında ne işiniz var?"

Daha önce hiçbir yerde görülmemiş insanlar damdan başını eğerek cevap verdiler:

"Kaybettiğimizi arıyoruz" dediler.

İbrahim Edhem, "Neyinizi kaybettiniz?" diye sordu.

Onlar da, "Develerimizi kaybettik" dediler.

Bu cevaba şaşıran İbrahim Edhem hayretle sordu: "Hiç sarayın damı üstünde deve aranır mı?"

Damda gezenler, "Bizim burada deve aramamız, senin saltanat tahtının üzerinde oturarak Allah'ı arayıp bulmayı ummandan daha fazla hayret edilecek bir davranış değil" dediler.

Bu hadiseden sonra İbrahim Edhem sarayı ve saltanatı terketti. Dervişliği seçti. Mana aleminin sultanlarından oldu.

AMBAR VE FARE - ( 1 / 377 ) : (2')

Bizler şu dünya denilen ambarda buğday toplayan kişiler gibiyiz. Ambarımıza buğdayları dolduruyoruz, ama topladığımız buğdayın bir yandan eksildiğinin farkında değiliz.

Buğdayımızın böyle azalmasının sebebinin, ambara giren fare olduğunu hiç düşünmüyoruz. Bu farenin çeşitli hile ve tuzaklarla ambarımızdaki buğdayı boşalttığını göremiyoruz. Fare bizim ambarın altına delikler açmış. Koyduğumuz buğdayı sürekli yiyor. Emeğimiz boşa uçup gidiyor.

Ey Hakk'ı talep eden kişi! Önce fareden kurtulmanın çeresini bulmak gerekir. Fareyi uzaklaştırdıktan sonra, ancak ambarını istediğin gibi doldurursun.

-----
Yaptığımız bütün güzel ameller, işler, ibadetler, insani davranışlar, yardımlar bizim için ahiret ambarına attığımız birer sevap buğdayıdır. Bu manevi ambarın hırsızı olan fare nefsimiz ve onun arzularıdır.
Yaptığımız amellerin boşa gitmemesi için, nefis faresini gönül ambarından kovmalıyız.


AZRAİL'İN BAKIŞI - ( 1 / 956 ) : (2')

Ölüm meleği bir gün Süleyman peygamberin (as) huzuruna geldi. Yanında bir gencin oturmakta olduğunu gördü. Ona dikkatli dikkatli baktı, şaşırmıştı.

Kendisine ölüm meleğinin tuhaf tuhaf baktığını gören delikanlı korkuya düştü. Beti benzi attı, rengi sarardı soldu. Yüreğindeki korku ateşiyle, Süleyman peygambere dönerek, ‘ey Allah’ın elçisi’ dedi, ‘sen ki hükmünü Allah’ın izniyle rüzgarlara geçiren bir peygambersin. Ne olur bulutlara buyur da beni derhal uzak bir ülkeye atsınlar. Ölüm korkusundan ölmek üzereyim.’

Süleyman aleyhisselam baktı ki delikanlının korkudan ödü patlıyor, bulutlara dönerek, onu İran’dan Hindistan’a taşımalarını söyledi.

Delikanlı ortadan kaybolunca, Azrail tekrar geldi.

Süleyman aleyhisselam, ‘Ey kılıçsız kan döken, niçin o gence öyle baktın?’

Azrail, ‘Ey Allahın elçisi’ diye konuştu, ‘tam o sırada bana Allah katından buyruk gelmişti. Onu üç günlük bir yerde, ta Hindistan’da bularak ruhunu kabzetmem emredilmişti. Burada, sizin yanınızda görünce şaşırdım. Buradan derhal üç günlük yola nasıl gidecek diye merak ettim. Rüzgar oraya götürünce ben de gidip canını aldım’

HASTALANDIĞIMDA NİÇİN BENİ SORMAYA GELMEDİN? - ( 2 / 2156 ) : (2')

Cenab-ı Hak'tan Musa aleyhisselama şu hitap geldi:
"Ya Musa! Hastalandığımda niçin halimi hatırımı sormaya gelmedin?"

Bu hitap karşısında şaşıran Musa aleyhisselam, "Ya rabbi! Sen kusurlardan, hastalıktan, noksan sıfatlardan uzaksın. Bu hitabın sırrını bana lutfet" dedi.

Bunun üzerine Allah Teala, "Evet, has ve seçilmiş bir kulun hastalanmıştı. İyice bir bak hele o, benim. Onun hastalığı benim hastalığımdır. Onu hastalığında ziyaret etmiş olsaydın, beni ziyaret etmiş gibi olurdun" dedi.

-----
Allah ile beraber olmak isteyen kişi, Allah'ın dostları olan velilerin huzurunda otursun. Onlarla beraber olmak, bize insanlığımızı hatırlatır. Manevi kusurlarımızı görerek, terbiye olmamızı sağlar.

YOKSUL - ( 6 / 1250 ) : (2')

Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek, yahut taze nane istedi.
Ev sahibi, burada ekmek ne arar? Burası ekmekçi dükkanı mı, aptal mısın sen dedi.

Dilenci bari biraz yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkanı değil ki.

A ev sahibi, birazcık un ver bari deyince de, yine ev sahibi, burasını degirmen mi sandın dedi.

Dilenci her seyden vazgeçtik, bir çanak su olsun ver dedi. Ev sahibi cevap verdi: Burası ırmak, yahut çeşme değil.

Hasılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, yok dedi.

Yoksul içeri girip eteklerini kaldırdı evin içinde abdest bozmaya niyetlendi.

Ev sahibi; hey çirkin herif ne yapıyorsun, deyince dedi ki: Böyle yıkık yere bari abdest bozayım da ferahlayayım.
Burada yaşamanın madem ki imkanı yok, böyle eve ancak abdest bozulur..

ASLAN - TAVŞAN - ( 1 / 900 ) : (2')

Orman sakinleri korku içindeydi. Azgın bir arslan, onlara dünyayı dar etmişti. Bir gün toplanarak, ‘böyle yaşanmaz, bir şeyler yapmalıyız’ dediler. Konuşup tartıştılar, bir sözcü seçerek Arslan’a göndermeye karar verdiler.

Sözcü, ‘Ey ormanların şahı, her gün içimizden birini yiyorsunuz. Buna itirazımız yok, hakkınız. Fakat, sizin yorulmanıza gönlümüz elvermiyor. Siz artık zahmet buyurmayın. Biz her gün yiyeceğinizi ayağınıza kadar getiririz. Böylece rahat edersiniz’ dedi.

Aslan’ın da işine geldi bu öneri, kabul etti. Böylece her sabah bir hayvanı gönderiyorlardı.

Sıra tavşandaydı. Hayvanlar, ‘elden ne gelir, kader bu.. Çoğumuzun huzuru için birimizin kendini feda etmesi gerek. Zaman kaybetmeden yola düş, aslan’ı kızdırmaya gelmez’

Tavşan gitmek istemiyordu. İşi ağırdan alarak ötekileri kaygılandırdı. Sonunda ikna ettiler ve Tavşan yola çıktı. Açlıktan cini tepesine çıkmıştı Aslan’ın, ‘nerede kaldın sen? Neden geciktin?’ diye kükredi

Tavşan terin silmeye çalışarak, ‘sormayın şahım, yolda bir aslan önüme çıktı. Elinden kurtulmak için neler çektim bir bilseniz’

Arslan’ın öfkesi artmıştı, ‘Ne arslanı, kim bu cüretkar. Burada sadece benim borum öter, o da kimmiş?’

Tavşan, ‘efendim, görmeliydiniz, heybetinden ödüm koptu, bir yelesi var, o bile yeter korkudan ödünün patlamasına kişinin. Sizden söz edince de bir tehditler savur sormayın gitsin’

‘Düş önüme’ dedi Arslan, ‘gidip o küstaha haddini bildireyim’

Yola düştüler, Tavşan önde Arslan arkada gittiler babam gittiler. Bir kuyunun başında durdu Tavşan, ‘işte şahım, bunun dibinde, bakın nasıl da kurulmuş oraya’

Aslan, ‘çekil şurdan’ diyerek iteledi Tavşan’ı, baktı.
Baktı ki ne görsün. Tavşan’ın söz ettiği gibi, tıpkı kendisine benzeyen bir arslan bakıyor.

Sudaki aksini görmüştü. Hırlayınca o da hırladı. O da hırladı. İyice sinirlenmişti. Kükreyince o da kükredi.

Tavşan fırsatı kaçırır mı, ‘görüyorsunuz efendim’ dedi, ‘nasıl da meydan okuyor’

Arslan çileden çıkmıştı, gözleri dönmüş, iyice kızgınlaşmıştı. Ormanın dört bir yanından yankılanan bir bağırtıyla atladı kuyuya. Herşey bitmişti..

Tavşan ormanda neşeli bir şarkı tutturarak arkadaşlarının yanına dönüyordu.

LOKMAN VE KÖLELER - ( 1 / 3584 ) : (2')

Lokman Hekim'in Kur'an'da ismi geçer. Peygamber olup olmadığı bilinmeyen üç kişiden biridir (Üzeyir, Zülkarneyn ve Lokman). Habeşli veya zenci olduğu, memleketinden getirilip köle olarak İsrailoğulları'na satıldığı rivayet edilmiştir.

Lokman Hekim efendisinin hizmetindeyken, diğer köleler tarafından çok kıskanılırdı.

Bir gün, efendisi Lokman'ı diğer kölelerle birlikte bahçeye gönderdi. Vazifeleri, bahçeden topladıkları meyveleri efendilerine getirmekti. Köleler topladıkları meyveleri yağma eder gibi büyük bir iştahla yediler.

Efendilerinin yanına varınca da, "Meyvelerin hepsini Lokman yedi" dediler. Bunun üzerine, efendi Lokman'a kızdı, söylendi.

Lokman efendisinin kızgınlığının sebebini araştırıp anlayınca dedi ki:
"Ey kerem sahibi olan efendim! Kölelerin hakkında bir karar vermeden önce, onları bir imtihan et. Hepimize bol bol sıcak su içir. Sen atlı, biz yaya olarak kırda koşalım. O zaman, meyveleri kimin yediği anlaşılır ve hakkımızda doğru kararı verirsin."

Efendisi Lokman'ın dediği gibi yaptı. Sonra onları kırda aşağı yukarı koşturdu. Köleler yorgunluktan kusmaya başladılar. Yiyip içtiklerini çıkartınca, kimin yalancı olduğu ortaya çıktı.

-----
Aynaya beni çirkin gösterme demek fayda vermez. Teraziye ne koyarsan onu tartar. Kıyamet günü de, güzel çirkin denmeden herşey ortaya dökülüp, hesap görülür.

KAVUK ÖYKÜSÜ - ( 4 / 1577 ) : (2')

Allah yolunun yolcularından biri, başına dev bir kavuk geçirmişti. Nereye gitse başından eksik etmiyordu onu.

Bir sabah evinden çıkmış, dergaha gidiyordu. Sokağın kuytu bir yerinde, gizlenmiş olan hırsız, onu kolluyordu. Tenha bir yere geldiğinde, arkadan saldırarak kavuğu kaptığı gibi kaçmaya başladı.

‘Dur’ diye bağırdı Derviş, ‘sarığı aç, içini gör de öyle götür’

Hırsız hem can havliyle kaçıyor hem de sarığı çözüyordu. Çözdü ki ne görsün...Metrelerce uzun sandığı büyük kavuğun içi, işe yaramaz bez ve pamuk parçalarıyla dolu. Kala kala elinde bir parçacık bez kaldı. Sinirlendi, yere atarak,
‘ben de bu gösterişli şeyin içinin de dışı gibi olduğunu zannetmiştim, seni hilekar seni’ diye çıkıştı.

Derviş, ‘oğlum’ dedi, ‘dünya tam da böyledir işte’

DİL BİLGİNİYLE GEMİCİ - ( 1 / 2835 ) : (2')

Kendini beğenmiş bir dil bilgini gemi ile seyahat ediyordu. Yolda gemiciye sordu: "Hiç dil bilgisi okudun mu?"
Gemici, "Hayır, okumadım" dedi.
Dil bilgini, "Ömrünün yarısı boşa geçmiş" cevabını verdi.

Gemici, dil bilgininin bu davranışından rahatsız oldu ama sesini çıkarmadı. Kızdığını belli etmedi.
Bir zaman sonra, denizde fırtına çıktı. Rüzgar gemiyi dalgaların üzerinde bir girdaba doğru sürüklüyordu.

Dalgalarla boğuşan gemicinin, gözü dil bilginine takıldı. Gemici yüksek sesle sordu: "Hocam yüzme bilir misiniz?"
Dil bilgini korku içerisinde büzüldüğü yerden cevap verdi: ''Hoş sözlü, güzel gemici bilmiyorum.''

Gemici; "Yazık, ömrünün tamamı gitti. Çünkü, gemi bu girdaptan kurtulamaz, batar"...

-----
Dil bilgininden maksat; dedikodudan ibaret ilmine mağrur olan, kimseyi adam yerine koymayan gafillerdir. Böyle lüzumsuz bilgilere sahip olanlar, o bilgiyle dünyada biraz işe yarasalar da, hayat gemileri ölüm girdabına girince o bilgilerinin bir işe yaramadığını anlarlar. Ölüm girdabında ahiret bilgisine vakıf olanlar yüzebilir.

PAPAĞAN KONUŞTURMA METODU - ( 5 / 1430 ) : (2')

Papağana konuşma öğretmek için, önüne bir ayna koyarlar. Aynada kendi aksini gören kuş, onun başka bir papağan olduğunu zanneder.

Aynanın arkasına gizlenen biri de güzel bir diksiyonla öğretmek istediği kelimeleri tekrar eder.
Papağan, duyduğu bu kelimeleri aynada gördüğü papağanın söylediğini sanır. Böylece tekrarlanan kelimeleri ezberleyerek, söz söylemeyi öğrenir.

-----
Papağan konuşmayı öğrenir ama söylediği sözün manasından haberi yoktur.

Peygamberler ümmetlerine, Allah dostları da müridlerine, ayna olurlar. Peygamber ümmetine Allah'ın emirlerini öğretir. Allah dostu da peygamberin yolunu bildirir.
Aynaya bakan papağan gibi, mürid şeyhini taklit etmeye başlar. Büyükler de, "Taklit gerçeğe ulaşmanın başlangıcıdır" buyurmuşlardır. İmanın hakikatlerine, iyiliğe ve güzelliklere ayna olan şeyh vasıtasıyla, mürid kemale ulaşır. Gerçeğe ulaşamayanlar ise, söylediği sözün manasını bilmeyen papağan gibi taklitçi kalır.



MESNEVİ HİKAYELERİ E-KİTAPLAR :

Mesnevi'den Seçme Hikayeler - ZamanBitiyor.com (5,12MB) 162 hikaye (3-i)
Mesneviden Hikayeler - Ahmet Berk (1,35MB) 5 Cilt (6)
Mesnevi'den Hikayeler - FeedBooks 2010 (332sf 1,37MB) İlk 2 cilt hikayeleri (4)
Mesneviden Hikayeler - Kemal Kemaloğlu (10sf 451kB) 16 hikaye (5)
Mesnevi'de Geçen Hikayeler - Ahmet Kasım Fidan (132sf 1,25MB) Ciltlere göre (2)


DİĞER MESNEVİ HİKAYE SAYFALARI :
Mesneviden Hikayeler - Mevlana Celaleddin-i Rumi (589sf 1,79MB)
Mesnevi'den Hikayeler Ciltlere göre sıralanmış, geniş kapsamda anlatımlı 169 hikaye
Mesnevi'den Hikayeler Ciltlere göre sıralanmış
Mesneviden Hikayeler Ciltlere göre sıralanmış
Mesnevi Hikayeleri Ciltlere göre sıralanmış
Mesnevi'deki Hikayeler-(A-Z)
Mesnevi'den Hikayeler Çocuklara da hitap eden 82 hikaye
İslami Hikayeler 9 hikaye
Mevlana'nın Mesnevi'sinden Hikayeler
Mevlana'dan Hikayeler
Mesnevi'de Geçen Hikayeler
Mevlana'nın Mesnevi'sinden Seçme Hikayeler - Sadık Yalsızuçanlar Kitap Tanıtımı 6 hikaye
Mevlana'nın Mesnevi'sinden Seçme Hikayeler (Kitap Özeti) Mesnevi'nin tanıtımı, ilk 18 beyitin Türkçe'si, Hikayeler: Tüccar ile papağan, Hayvanların Dilini Anlayan Adam, Namazda Konuşan Hintliler, Aslan’ın Payı, Padişahın Yeni Köleleri, İbrahim Edhem, Hırsız, Fil Yavruları, Serçe’nin Avcı’ya Verdiği Öğüt


MESNEVİ HİKAYELERİ ANİMASYON VİDEOLARI :



Üç Balık (5:48) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Deveci İle Filozof (3:35) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Bilgin ile Kayıkçı (4:36) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Tavus Tüyleri (4:11) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Tavşanın Oyunu (5:34) T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Ayının Dostluğu (4:59) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Avcının Hilesi (4:52) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Yaşlı Deve (3:14) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Kurbağa ile Fare (2:03) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Minik Kuşun Öğüdü (4:18) - 2 T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

Herkes Kendi Ayıbını Görmeli (5:35) Nakkaş 2007
Ayının Dostluğu (4:30) Semerkand TV
Değerli Elmas (3:29) Semerkand TV
Müridin Eski Evi (3:10) - 2 Semerkand TV
Sufi ile Hizmetçi (3:15) Semerkand TV
İhtiyar Neyzen (4:04) - 2 Semerkand TV
Gazneli Mahmud'un Hizmetçisi (3:49) Semerkand TV
Çakalın Tavusluk İddası (3:06) Semerkand TV
Aslan, Kurt ve Tilki (3:04) Semerkand TV
Mısır Tarlası (3:10) Semerkand TV
Saray Atları ve Zayıf Eşek (4:06) Semerkand TV
Üzüm Kavgası (4:21) Semerkand TV
Çinli Ressam ve Rum Ressam (4:17) Semerkand TV
Hırsız ve Saf Adam (3:55) Semerkand TV
Usta ve Şaşı Çırak (4:06) - 2 Semerkand TV
Acılar Sevgiyle Tatlılaşır (3:44) Semerkand TV
Sağırın Hasta Ziyareti (3:57) Semerkand TV
Yılan Yutan Adam (3:51) Semerkand TV
Padişahın Doğanı (3:30) Semerkand TV
Çalışmanın Hakkı (2:50) Semerkand TV
Güzel Kokulardan Bayılan Adam (3:24) Semerkand TV
Bir Şairle İki Vezir (3:51) Semerkand TV
Bedevinin Hediyesi (4:15) Semerkand TV
Mısır Tarlası (3:10) Semerkand TV
Dervişin Alacağı (3:41) Semerkand TV
Tedbirsiz Kervan (3:32) Semerkand TV
Fare ve Kurbağa (3:53) - 2 Semerkand TV
Kocaman Sarıklı Hoca (2:51) Semerkand TV
Ahırdaki Ceylan (2:16) Semerkand TV
Avcı ile Kuş (2:39) Semerkand TV
Kayıp Han (2:29) Semerkand TV


MESNEVİ HİKAYE SES DOSYALARI :


Eser: Mesnevi Seçme Öyküler
Hazırlayan: Selim Gündüzalp
Yayımcı: Zafer Yayınları
Seslendiren: Serhat Gülen
Hz. Mevlana'nın (k.s.) Mesnevi'de geçen hikayelerinden kısaltılıp derlenmiş hali ile Mp3 formatında toplam 71 hikayeyi dinleyebilir veya bilgisayarınıza indirebilirsiniz (tümü toplam 210MB). (12 - 9)


Mesneviden Hikayeler - Burç FM Radyo Tiyatrosu
Hz. Mevlana'nın (k.s.) Mesnevi'de geçen hikayelerinden kısaltılıp derlenmiş hali ile Mp3 formatında toplam 45 hikayeyi dinleyebilir veya bilgisayarınıza indirebilirsiniz (tümü toplam 100MB). (13 - 9)
Mesneviden Hikayeler (45 Bölüm) - Burç FM Radyo Tiyatrosu (14)


MESNEVİ HİKAYE ÇİZGİ KİTAPLARI :

Konya Büyükşehir Belediyesi 2007 Dünya Mevlana Yılı etkinlikleriyle yaz tatiline hazırlanan tüm ilk öğretim okullarının 1-2-3-4-5. sınıf öğrencilerine “Mesneviden Hikayeler” isimli çizgi romanının dağıtımını gerçekleştirdi.
Kitabın içerisindeki 5 hikaye : "Filin İntikamı", "Bedevi ile Köpeği", "Lokman", "Bağdat`tan Mısır`a" ve "Padişah ile Eyaz".

Not : Belediye tarafından ücretsiz dağıtımı yapılan kitabın PDF halini bu sayfadan paylaşmayı çok isterim, yardımcı olabileceklere şimdiden teşekkürler


MESNEVİ VE HİKAYELER HAKKINDA :

Mesnevi Hikayelerine Giriş (8)

Mesnevi'deki Hikaye Uslubuna Dair - Yrd.Doç.Dr. Yakup Şafak (9)

Mesnevi'deki Hikayelerin Kaynakları ve Mevlana'nın Hikayeler Üzerindeki Tasarrufları - Selçuk Çıkla, Sibel Üst - 7 İklim Dergisi (7sf 410kB) (7)

Türk Toplumunda Temsil Getirme Geleneği ve Mevlana'nın Gelenek İçerisindeki Yeri - Arş.Gör. Adem Balkaya - Kafkas Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (8sf 192kB) (10)

Mevlana'nın Mesnevi'sinden ilköğretim okulları için seçilen öykülerin eğitsel yönünün incelenmesi - Gülten Erkek - DEÜ. Mitos Ulusal Açık Erişim Sistemi 2008 Sadece tanıtımdır (11)

Mevlâna Celâleddin Rûmî’nin Mesnevi ve Rubâiyyat’ında ''Meyve'' ve ''Üzüm'' Sembolleri - Dr.R. Bahar Akarpınar (20sf 359kB) (10)

Fabl Türünün Çocuk Edebiyatındaki Yeri ve Günümüzde Bu Türden Yararlanma Olanakları - Yrd.Doç.Dr.Suat Ungan (10sf 253kB) (12)



www.erimsever.com'daki Hz. Mevlânâ (k.s.) sayfasını ziyaret etmek için lütfen tıklayınız

www.erimsever.com'daki Mesnevi'den Hikayeler sayfasını ziyaret etmek için lütfen tıklayınız


KAYNAKLAR :

(# ') # Nolu kaynaktan alınan hikayenin derlenmiş hali
(0) İnternette pekçok yerden bulunabilir
(00) www.erimsever.com
(1) http://cocuklar.semazen.net
(2) www.darulkitap.com
(3) www.zamanbitiyor.com
(4) www.feedbooks.com
(5) http://dergahecan.com
(6) www.reyhangulleri.de
(7) Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi : http://turkoloji.cu.edu.tr
(8) www.hzmevlana.net
(9) Semazen.net : www.semazen.net
(10) Kafkas Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi : http://fef.kafkas.edu.tr
(11) Mitos Ulusal Açık Erişim Sistemi : www.mitosweb.com
(12) Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü : http://sbe.dpu.edu.tr
(13) Sesleniyoruz - Sesli Kitap Projesi : www.sesleniyoruz.com
(14) Burç FM Radyo : www.burcfm.com.tr

SAYFA LEJANT :
İnternet Sayfası
Kitap (Türkçe)
Kitap (İngilizce-Arapça)
JPG, GIF, BMP,... (Resim) Formatında belge
PDF, LIT,... (E-Book) Formatında belge
İnternet Tarayıcı Yardım Dosyası (HTML Help Compiled Help File)
Ofis Yazı dosyası (Word belgesi)
Ofis Sunum dosyası (Power Point belgesi)
Video dosyası
Ses dosyası

Aynı dosyanın www.erimsever.com 'a kaydedilmiş hali

& Exe veya Com Formatında program (veya program kurulumu) (i veya ii veya iii)
(i) Freeware - Kullanımı serbest program
(ii) Shareware - Lisanslı, sınırsız kullanımlı program
(iii) Shareware - Lisanslı, sınırlı kullanımlı program

NOTLAR :
1 - Sayfada sunulan dosya ve programların açılması ile ilgili gerekli yazılımlar için YAZILIMLAR sayfasından faydalanabilirsiniz.
2 - Lütfen fikirlerinizi, paylaşmak istediğiniz program ve belgeleri olabildiğince kaynak göstererek (internet adresi linki ile) mail atınız.

© Erim SEVER - Makina Mühendisi
Anam aşk, babam aşk, dinim aşk, peygamberim aşk, Allahım aşk, ben aşka ve sevgiye ibadet etmeye geldim. - Hz. Mevlânâ (k.s.)
İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır - Hadis-i Şerif - Hz. Mevlânâ'nın (k.s.) Vasiyeti'nden
Yasal Uyarı & İlkeler